Üçüncü Gözünüzü Kapatın: Komedi

Ümitlerin tecrübeler tarafından kirletilmediği bir dünyanın hayalini kuranların sırtını ironiye rastlaması olağandır: Tesadüflerin hayat verdiği, değiştirilmesi güç gerçekliklerden nefret etmenin alternatifi, ağız dolusu bir kahkaha patlatmaktır.


Unutmadan: Avaz Avaz

Üç gün içinde Avaz Avaz blogunu aktifleştirmemizin üzerinden bir ay geçmiş olacak.

Olabilecek en objektif tavırla bloga ve dergilere göz attığımda, Avaz'ın keyifli, kafa açıcı ve rahatlatıcı bir mecra olduğunu görebiliyorum.

Eğlenebildiğimiz kadar eğlenebilmeniz dileğiyle.

http://avazavazdergisi.blogspot.com/

Statik Açlık: Cesaret

Devam etmek için gereken açlığı yitirmemek, cesareti bilemenin tek yoludur.


Bugünde Kıskıvrak

Yarın dediğin, dünün kanını önemsemez.



Benim Şansım: Senin Şanssızlığın

Doğru yöntemler, yetenek ve determinasyonun gerekli sonucu getireceğinden şüphe etmemek gerekir: Becerebildikleriniz, göz ardı edemeyeceğiniz miktarda nefreti diğerlerinde biriktirdiğinde ya da becerebildikleri içinizdeki ateşi körüklediğinde, derin bir nefes alıp arkanıza yaslanın.

İşler yolunda.


Avrasya Birleşik Devletleri: Muse


İlgi zengini Black Holes And Revelations'tan üç yıl sonra Muse, The Resistance ile geri döndü.

Albümün çıkış tarihi Eylül civarları. Muse, albüm şerefine tüm Avrupa'yı dolaşacak ama resmi internet sitelerinde görebildiğim kadarıyla pek çok konserin biletleri tükenmiş.

The United States Of Eurasia, albümün gün yüzü görmüş ilk şarkısı.

The United States Of Eurasia, Twitter üzerinden yürütülen bir viralle tanıtıldı. Şarkı altıya bölündü ve şarkının her bir parçası, Dünya'nın başka bir noktasına iliştirildi. Museseverler, parçaları birleştirdi ve ortaya dinlenebilir, üç buçuk dakika uzunluğunda bir şarkı çıktı.

Muse, felaketlerden ve sonrasından bahsetmeyi seviyor. Günümüz şartları pek çok kitabı, filmi ve albümü felaketten bahsetmek zorunda bırakıyor. Bu mevzunun yakın gelecekte tüketicide bıkkınlık yaratacağını kestirmek güç değil. Yine de Muse, aynı meseleyi farklı bir üslupla ele alıyor ve dinleyiciyi olası bir bıkkınlıktan kurtarıyor. Son zamanlarda 1984'ten beslenen bir çok şey okumuş-izlemiş-dinlemiş biri olarak, oluşumun imajı ve tınısı paralelinde mevzuya eğildiğini, can sıkmadığını söyleyebilirim.

Oluşumun, Knights of Cydonia'nın hak ettiği alkışları dikkate aldığı aşikar. Parça klasik müzik etkileşimli, orkestral ve vurguları, nakarat geçişleri ve yerinde çoksesliliğiyle fena halde Queen'i hatırlatıyor. Parçanın orta yerinde devreye giren, epik-oryantal geçişlere de kulak kabartmakta yarar var. Son olarak, kişisel görüşüm Matthew Bellamy'nin her zamankinden daha kontrollü, temiz ve hacimli tınladığı yönünde.


Rock'n Coke 2009

Türkiye'nin en büyük festivalinin 2009 ayağı geride kaldı.

Bu yılın enteresan/isabetli lineup'ı, Rock'n Coke dediğimizin Türkiye şartlarında ne kadar lüzumlu bir organizasyon olduğunu bizlere tekrar hatırlattı.

Festival süresince ana sahnede ve alternatif sahnede vasat/iyi/çok iyi performanslar izledim. Performanslardan ve dinlediklerimden ziyade, topluluğun, atmosferin, konser-festival raconunun ve müziğin tüketilme biçiminin akla getirdiklerine paha biçmek güç. Tüm bunları bir araya getirip, ortaya bir şeyler çıkarma sürecinin önünü bir nebze de olsa tıkamayı başaransa Trent Reznor ve ekibinin gerçekliği.

NIN, The Prodigy, Jane's Addiction ve Linkin Park'ı aynı sınıfa sokmak, benzer kriterlerle değerlendirmek güç. Yine de çeşitli ortak noktalar ve paralellikler ışığında, mevzubahis oluşumların birlikteliğinin- bu yıla has da olsa- festivale bir kimlik kazandırır gibi yaptığını söyleyebilirim. Bu durumun, zamanın/popüler kültürün ve Türkiye şartlarının önümüzdeki yıl bürüneceği hal sonucunda kaybolacağı aşikar ama yine de Dünya genelinde, benzer organizasyonların kimlik, tavır ve kendine has kriterleriyle sağlam birer ekol yaratabildiklerinin altını çizmekte yarar var.

Sonuç olarak; doğası, yarattıkları ve sunumuyla fena halde kendine has bir adamın, etkilendiklerini, hissettiklerini ve duyduklarını mega-egosunun beraberinde getirdiği bir tavır eşliğinde dışavuruşuna bir kaç metre mesafeden tanık oldum; tekrarınıysa -mümkünse- iple çekiyorum. Bir doza daha ihtiyacım var.

*Bu hafta içinde fırsat bulduğumda, festivali ilgilendiren kapsamlı bir yazı yazacağım; bu yazıya ve yazının içeriğinin çağrıştıracağı diğerlerine Avaz Avaz, Ohalde ve hatta bizzat burası aracılığıyla ulaşabilirsiniz.

Varoluştan Bağımsız: The Matrix


Enformasyon ve iletişim çağı tüm nimetlerinin yanında bireyi, beklentilerini ve fikirlerini zamanın ortak aklı ve yarının gereklilikleri ışığında evirip-çevirebilmesiyle meşhur. Bilginin edinilmesiyle başlayan süreci, merak destekli bir talep patlaması takip ediyor. Talep patlamasının yol açtığı dikkat dağınıklığı, değer aşınması ve kavram kayganlığı yeterince dikkatli olmazsak, zavallı zihinleri yersiz yargılara, çabuk verilmiş hatalı kararlara ve bir gündemden diğerine savrulmaya mahkum ediyor.

Çok da farkında ol(a)madan, içten içe geliştirdiğim bir refleks sonucunda bugün kendimi Matrix'in ilk filminin üzerinden 10 yıl geçtiğini düşünürken buldum. Ekonomik problemler, sosyal sıkıntılar veya çeşitli mikro çıkmazlar insan hayatını işgal ettiğinde, geçmiş matahlaşır;biliyorum. Tam anlamıyla bir felaketin içinde yaşadığım söylenemez. Bu yüzden mevzubahis ihtiyacımı/refleksimi daha farklı değerlendirmek gerekir: Yeni nesil internetin, sosyal medyanın ve hayatın hızının yol açtıklarıyla bağdaş(a)mayan tarafımın bir tepkisi bu. İpleri bireyin eline verdiğini iddia eden ve ''kendine haslık'',''tercih'' benzeri kavramları amansızca yücelten 21.yüzyılın benim için mümkün kıldığı bir deneyim belki de. Sonuç olarak, ne mutlu ki, ''zaman'' ve ''gerçeklik'' denileni bükmek mümkün: 2009 yılında, 1999'un nostaljisi mantık sınırları dahilinde.

Filmi ilk izleyişimden bu yana geçmiş olan on yıllık sürenin, filmi algılama-değerlendirme kriterlerimi/şeklini değiştireceğini tahmin ediyordum açıkçası. Yine de bu kadarını beklediğim söylenemez.

Film, üzerine kurulmuş gibi durduğu ''gerçeklik sorgulaması''nı hikayenin her anına yediriyor. Hikaye anlatımında yalnızca bir katalizör işlevi görmesi beklenen bu kavram, inanç, ihanet, dostluk, aşk ve en nihayetinde insan olmak gibi araçlar yardımıyla filmin her anına ortak oluyor. Ve bu durum, büyük ihtimalle filmin kudretinin kaynağı.

Ne de olsa, hemen hemen her hikayenin ''ihanet''i barındırdığını söylemek mümkün. Ancak başka hiç bir hikaye, ihaneti gerçeklik algısı ve duyu tatmini gibi izafiliğini tartışmaya gerek duymadığımız yardımcılar dahilinde işlemiyor. Meşhur sahnede ağız dolusu et ve sonsuz bıkkınlıkla Cypher, ''Ignorance Is Bliss'' derken, algılayabildiğimiz-isteyebileceğimiz tüm nimetler paralelinde konuşuyor: Filmin bu noktada ahlak kurallarını geçersizleştirdiğini ve ihanet dediğimizi insan doğasına-kısmen de olsa- dahil ettiğini söylemek mümkün. Bir başka sahnede, Neo'nun Morpheous'a geri dönme şansı olup-olmadığını danışırken takındığı samimiyet, ahlak kurallarının gerçeklik-insan olma hali karşısında ne kadar çaresiz kaldığına işaret ediyor.

İnanç, Hollywood endüstrisinin ve Amerikan Rüyası'nın favori mevzularından biri olarak eksik kalmıyor tabii ki. Seçilmiş kişi, seçilmiş kişi olduğuna inanmakta güçlük çekiyor; kesinlikle alışık olduğumuz bir durum değil. Çevresindekilerin O'na duyduğu katıksız inancın sonucu gerçekliğin esnemesi olarak karşımıza çıkıyor: Seçilmiş, gerçekliği algılayıp, sürüden ayrılabilenlerin telkinleri ve destekleri sonucunda ''inanç'' dediğimize kavuştuğundaysa gerçekliği değiştirebilme kudretine sahip hale geliyor. Cypher, Neo'nun kablosunu çekemeden hemen önce, bir ''mucize'' eşliğinde devre dışı kaldığında veya Trinity, Neo'yu hayata döndüren öpücüğü verdiğinde, film kafalara harika sorular armağan ediyor: Gerçekliği inanç mı değiştirdi? Yoksa inancın sebebi gerçeklik olduğundan, inancın gerçekliği değiştirdiğini söylemek yersiz mi olur? Film, hikaye akışında ve seyirciye direkt hitap ettiği kimi sahneler dışında kesinlikle siyah ve beyazı ayırt etmeyerek, izafiyetin rengi griyi kutsuyor: İnsanlığın varoluşundan bu yana cevabı bulunamayan kimi soruları, insanlığın varoluşundan bu yana sahip olunan en yüksek gelişmişlik yardımıyla tekrarlıyor.

İnsan, varoluşundan ve gerçekliğinden sıyrılmaya uğraşan ve bu süreçte daha iyisine, daha doğrusuna ulaşabilen bir varlık. Bu varoluş kaygısının ve gerçekliğin devre dışı kalması durumunda, neler düşünebileceğimizi, ne gibi kararlar vermek durumunda kalabileceğimizi ve nasıl davranacağımızı benzersiz bir hikayeyle masaya yatırıyor Matrix ve durmaksızın kafa açıyor: Varoluşu zamandan, zamanı da varoluştan ayırmak mümkün değil.

İşte tam da bu sebepten, kimi zaman ''zaman''ın dayattıklarından sıyrılmak gerekli.

*Filmin hatırladığım kadarıyla çok da güzel bir soundtrack'i vardı.



Tatlı Kaos: Daha Tatlı Harmoni

Karmaşanın ve alışılmadığın eninde sonunda gerçekliğe yaklaşması gerektiğini söyleyebilirim: Farklılıklar, sıradanlığı tam manasıyla idrak edebilen ve standartlardan sapma cesaretini kendinde bulan insanlar tarafından yaratılır; ardından yine aynı insanlar tarafından sıradanlaştırılır.




Takiben:

Dredg- The Pariah, The Parrot, The Delusion
The Mars Volta
Tristan Hawkins-Isis
Don De Lillo-Underworld

Ve dahası.

Eğlendir Beni: True Blood


Yazın gelişi genellikle günlük trafiğin ve sorumlulukların hafiflediğini müjdeler. Bu durum da kişiye kalan zamanın arttığı anlamına gelir: Kışın imrenilen ve ulaşılamayan her türlü eğlence havaların ısınmasıyla artık mümkündür.

True Blood, epeydir merak ettiğim ama diş geçiremediğim bir diziydi. Yaz olmasına rağmen çok ferah bir hayatım yok tabii, yine de bu işi daha fazla ertelemek olmazdı; yatmadan/sabah kalkınca/arada zaman bulunca parça parça seyrettim diziyi.

Dizi, insanlar ve vampirlerin bir arada yaşadığı alternatif bir dünyada geçiyor. Vampirler yeraltı dünyasıyla ve suçla daha ilintili, daha kudretli yaratıklar olarak karşımıza çıkarken, insanlar zaafları, avantajları ve insanı insan yapan diğer tüm nitelikleriyle insanlar. Dizinin senaryosu, Charlaine Harries'in The Southern Vampire Mysteries isimli serisinden kotarılmış.


Diziyle ilgili ayrıntılara ve dizinin çağrıştırdıklarına geçmeden önce dizinin jeneriğine ve soundtrack'ine(çok şahane bir country şarkısı, hafif hafif blues, temiz bir bariton-Jace Everett-Bad Things) takılmakta yarar var: HBO-tarzı, ziyadesiyle kendine has.



True Blood, vampirleri evcilleştirmeye yarayan, onların günlük ihtiyaçlarını karşılayan bir tür içecek. Diziye adını veren bu içeceğin, anormalleri normalleştirip gerçekliğe uydurabilmek gibi bir misyonu var. Bu içecek sayesinde vampirlerin insanlardan beslenmesi bir zorunluluk olmaktan çıkıp bir opsiyon haline geliyor.

True Blood değişik karakterle dolu bir dizi: Çevresindekilerinin düşüncelerini duyabilen, 20'lerinde sarışın bir kız;(Amerikan Rüyası. Amerika'nın Britney Spears'ın olmasını istediği kişinin daha aklı başında hali de denebilir), zaman zaman ırkına ters düşmeyi göze alarak içindeki insanı yaşatmaya çalışan, vatansever bir vampir; çocukluğundaki sorunlarla başa çıkmakta güçlük çeken, dayanıklı bir başka kız ve alkolik annesi; şekil değiştirebilen, insanların arzularıyla oynayabilen yan karakterler... Karakterlerin enteresanlığı ve davet ettikleri diğer ihtimaller, dizinin karakterleri hakkıyla tanımlamasını/detaylandırmasını zorlaştırıyor belki; yine de dizinin bu hususta gayet iyi bir iş çıkardığını eklemekte yarar var.

True Blood cinsellik, şiddet, bulmaca ve mizah gibi unsurlardan beslenerek, daha büyük mevzular hakkında kafa yormaya çalışan bir dizi. Örneğin, diziyi takip ederken kendinizi vampirlerin fiziksel özelliklerini beğenirken, üstünlüklerini kullanmaları gerektiğini düşünürken bulabiliyorsunuz. Bu noktada gücün ne kadar çekici bir şey olduğunu yeniden hatırlamakta yarar var. Vampir kanı yudumlayarak ''uçan'' ölümlüleri gördüğünüzdeyse, bağımlılık ve gerçekliği sorgulamaya başlıyorsunuz. Ne de olsa bağımlılık, günümüzde çok önemli. Dizi de seks, din, acı, madde gibi bağımlılık yaratan unsurları güzelce masaya yatırıyor. Toplum ve ayrımcılık, dizinin vampirler üzerinden müdahale ettiği bir başka mevzu: Vampirleri eşcinsellerle, sosyal piramidin herhangi bir basamağıyla ya da azınlıklarla eşlemek mümkün.

Yüksek dozda eğlencesiyle, garip/ilgi çeken karakterleriyle ve dokusuyla True Blood, takip edilmeyi fazlasıyla hakediyor.

Dizinin açtığı kafalar, zaman zaman burada olacak.